Lost Öncesi J.J. Abrams Ve Alias « Hengame.net
Son Yazılara Bir Göz Atın:
Lost Öncesi J.J. Abrams Ve Alias

Lost hastası olmayanlara “tuhaf” gözüyle bakıldığı günlerde yaşıyoruz. Evet, ben de Lost izliyorum, hiçbir şeyin fanatiği olamadığım gibi, Lost’un da fanatiği olamadım, ama oldukça severek ve merakla izliyorum. Sonuçta kafayı fazla “kırmamak” için biraz da dizilere eğlence, kafa dağıtma, vakit geçirme aracı gibi bakmak gerektiğini de düşünen bir insanım.

Lost’la, 2004 yılında, divx sunumlarının, artan internet hızlarıyla beraber yaygınlaşmaya başladığı yıllarda karşılaştık. Türkiye’de aldığı tepkilerle kanalların satın alma politikalarını bile etkiledi ve hızla tüketmeyi amaçladığımız bir “dizi” kültürü oluşturmamızı sağladı. Lost’dan sonra, artık bizim için “şaşırtmayan” bir dizi, iyi bir dizi değildi.

Aslında daha sadık izleyiciler, X-Files, Friends vs. gibi diziler öncülüğünde, Lost’tan yıllar önce bir dizi kültürüne erişmişti. Ama 2000’li yıllarla beraber halkın “sürpriz”e dayalı dizileri sevme dürtüsünün artacağını tahmin eden ve bu dürtüyü harekete geçiren tek bir adam ortaya çıktı, J.J Abrams.

Alias 2

Sonunda yazımızın asıl konusu olan, Lost’un yapımcısı J.J Abrams’a gelebildik. Aslında amacım Abrams’a da gelmek değil, Lost’dan önce yaptığı ilk büyük, yıldızlar yaratan ve insanları peşinden sürükleyen dizisi, “Alias”a gelmekti(tamam, tamam konuya giriyorum).

Bana göre Alias, yıllardır süre gelen(hala da 24’le ağır bir şekilde devam eden) erkek baş karakterin sürüklediği ve özellikle erkek seyircileri hedefleyen aksiyon yapısını yıkmıştır. Baş role güzel bir bayanı yerleştirip (Jennifer Garner), etrafına da onu tamamlayan hem erkek hem de kadın karakterleri koyarak, kısacası kadınların ağırlıklı olduğu harika bir “aksiyon” yaratmıştır. Aslında, düşünüldüğünde bir erkeği etkilemek için en mantıklı yol bu gibi görünüyor, ama nedendir uygulaması biraz geç olmuş.

Diziye gelirsek, tabi ki inanılmaz alt metinler barındıran, felsefik bir arka plana sahip sofistike bir dizi değil(Hoş bu özelliklere sahip kaç tane dizi olduğu da tartışılır). Aslında sofistike diyebiliriz, ama bunu sadece karmaşık bir ilişkiler ağına sahip olduğu için söyleyebiliriz sanırım.

Öncelikle kısaca konusundan bahsedeyim; baş karakterimiz Sydney Bristow (Jennifer Garner), CIA adına çalıştığını sanan özel yetiştirilmiş bir ajandır. Babası Jack Bristow (Victor Garber) da eski ve kurt bir CIA ajanıdır. Bir gün Sydney aslında CIA için çalışmadığını, başında babasının eski dostu olan, ama Rambaldi uğruna benliğini kaybetmiş Arvin Sloane’ın (Ron Rifkin) olduğu, SD-6 adında bir terör örtgütü hücresi adına çalıştığını öğrenir ve bunun üzerine, onlarca yıllık geçmişe dayanan ve oldukça sürükleyici olan bir olay örgüsü her bölümde gelişerek karşımıza gelmeye başlar. Peki bu Rambaldi kimdir? Rambaldi, Leonardo Da Vinci ve Nostradamus’dan esinlenerek yaratılmış, tarihte önemli bir yeri olan “hayali” bir sanatçı, mühendis, biyolog, kimyager ve mimar. Dizide ise, nihai amacını öğrenmek için “Kötü Adamların”, geleceğe miras bıraktığı el yazmalarının, eserlerinin ve kehanetinin peşinde koştuğu bir şahsiyet. Daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler Wikipedia sayfasını ziyaret edebilirler; http://en.wikipedia.org/wiki/Rambaldi

Alias

Açıkçası “spoiler” hassasiyeti yüksek ve komplolar üzerine kurulu bir dizi olduğu için konuya daha ayrıntılı anlatmak istemiyor ve diziyi “dizi” yapan karakterlere gelmek istiyorum:

  • Sydney Bristow: Jennifer Garner’ın Hollywood’da kendine kalıcı bir yer edinmesini sağlayan Sydney karakteri dizinin merkezinde. Dizinin mit bölümlerinde daha çok dramatik bir karakter olan Sydney, stand alone bölümlerde ise, yer yer büründüğü fetiş kimliklerle diziye asıl aksiyon havasını katıyor ve erkek seyircileri kalbinden vuruyor. Sizin de, kendisi gibi hiçbir şey bilmediğiniz duygusunu çok iyi vererek, dizinin amacını da iyi bir şekilde ortaya koyuyor. Genele baktığımızda ise, Sydney karakteri, Jennifer Garner’ın oyunculuğuyla paralel olarak gelişim gösteren bir ruhsal yapıya sahip ve bu durum dizi ilerledikçe ona daha çok bağlanmanızı sağlıyor.
  • Jack Bristow: Sydney’in babası. Bu karaktere hayat veren oyuncu ise Victor Garber. Konusu işi olduğunda aşırı ruhsuz, tepkisiz ve gözü kara bir karakter. Tek zayıflığı bütün hayatını “değiştiren” karısı(karısı hakkında özellikle ayrıntıya girmiyorum). Kızı içinse beş sezon boyunca her şeyi yapan bir karakter. Victor Garber ise gerçekten yapısı itibariyle çok iyi bir seçim.
  • Arvin Sloane: Jack’in aile dostu, Sydney’in manevi babası. Dizinin gizli başrol oyuncusu ya da teknik tabirle Jennifer Garner’dan rol çalan Ron Rifkin’ın karakteri. Aslında Jack Bristow’dan önce tanıtmam gerekirdi, ama Jack, Sydney’in babası diye bilinçaltımda kıyak geçtim sanırım.

Arvin Sloane, diziye asıl derinliğini kazandıran, benliğini yitirmiş, devamlı duygu hezeyanlarını yaşayan, insanları manipüle etmeyi çok iyi başaran (burada Ben Linus sesi yükseliyor) bir yalan söyleme uzmanı. Eski bir CIA ajanı. Bütün bu özelliklerini seyirci üzerinde de kullanmayı başaran bir karakter yaratan Ron Rifkin ise gerçekten çok iyi bir oyuncu. Michael C. Hall kadar olmasa da hastalıklı bir karakteri seyirciye sevdirmeyi başarmak, bence çok önemli bir olay…

  • Michael Vaughn:  J.J Abrams’ın “masum yavru köpek bakışlı karakter” fetişi olduğunu bize kanıtlayan bir karakter Vaughn. Muadili ise Lost’taki Jack tabi ki.

Vaughn, Sydney’in “gerçek” CIA’e sığındığında amiri olarak karşımıza çıkıyor ve Sydney’le beş sezon boyunca arapsaçına dönen bir aşk ilişkisi içine giriyor. Bazı bölümlerde tam bir “drama queen” olarak davranarak sizi deli edebilme potansiyeli yüksek. Ama saçmalamadığında diziyi tamamlayan bir karakter. Sydney gibi karanlık bir geçmişi var, özellikle de babası geçmişini karanlıklaştıran en önemli unsur. Michael Vartan ise dalgalı bir oyunculuk sergiliyor. Kısacası, anlayacağınız gibi bu karakteri pek sevdiğimi söyleyemem.

Dizinin dört ana karakteri böyle, kısaca önemli yan karakterleri de listelersem; Marcus Dixon, dizideki siyah oyuncu dengesini sağlamasının yanında dizinin en düzgün ve ilkeli karakteri, ama bu özelliklerine rağmen bir insanın nasıl kendini kaybedebileceğini bizlere gösteren de bir karakter.

Marshall Flinkman ise dizinin Geek’i. Dahi seviyesindeki zekasıyla, bütün operasyonların teknik altyapısını sağlamakla görevli. Düşük çenesiyle ve yaptığı benzetmelerle dizideki komik karakter açığını da kapatmakta. Seyirci açısından asıl güzel olanın ise, bu karakterin 2000’lerin başında hızla gerçekleşen teknolojik yeniliklerle sizi tanıştırması. Onun sahnelerini izlemek gerçekten eğlenceli.

“Aa ben bu oyuncuyu bir yerden hatırlıyorum” diyeceğiniz oyuncular ise, dizinin psikopat kötüsü Sark ve meraklı gazetecisi, Sydney’in dostu Will Tippin karakterlerine hayat veren, David Anders ve Bradley Cooper.

Dizinin miti açısından daha birçok önemli karakter var, ama hem spoiler olmaması hem de yazıyı daha fazla uzatarak okunmasını zorlaştırmamak için kısa kesmek istiyor ve divx kültürünün gelişimini geç yakalamış, Atv’nin ellerinde (Evet, bir dönem Atv’de yayınlandı bu dizi) derbeder olan bu diziyi kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum. Özellikle de Lost sonrasında J.J Abrams’la tanışmış olanlara…




  1. siniradam on Çarşamba 20, 2010

    Yazı harika gerçekten, ara sıra izlerdim takip edemediğim dizilerdendi, ama ben tavsiye ediyorum, takip edilebilecek türden bir dizi. Kızımız bolca kılık değiştirirdi. =)